3 Haziran 2020 Çarşamba

-The Husky and His White Cat Shizun- Bölüm 54

Bölüm 54: Bu Saygıdeğer Kişi Tatlı İçin Mücadele Veriyor

"Shizun mu?" Xue Meng'ın yüz ifadesi birkaç saniyeliğine ciddileşti, "Sisheng Zirvesi'nde lakabı olmayan tek kişi o. Kimse onunla dalga geçmeye cüret etmez."

"Saçmalık, onların hepsi, Shizun'u çok sevdiğini bildiğinden senin etrafında dillerine hakim oluyor o kadar." Mo Ran gözlerini devirdi, Chu Wanning'i yanına çekti ve sesli bir şekilde fısıldadı, "Onu dinleme, sana söyleyeyim---  Sisheng Zirvesi'nde en çok takma adı olan kişi Kıdemli Yuheng."

"Oh? Gerçekten mi?" Chu Wanning kaşlarını hafifçe kaldırdı, çok az ilgi göstererek, "Mesela?"

"Mesela, en saygılı lakaplardan birisi, beyaz-giysili hayalet."
*ÇN: Günahkarları cezalandıran ve iyi insanları ödüllendiren iki ilahı varlıktan beyazlı olanına alıntı.

"...Neden öyle diyorlar?"

"Çünkü her gün sadece beyaz kıyafetler giyiyor."

"... Başka ne var?"

"Küçük napa lahanası."

"... Neden öyle?"

"Çünkü her gün sadece beyaz kıyafetler giyiyor."

"...Başka?"

"Koca mantou."

"Neden?"

"Çünkü her gün sadece beyaz kıyafetler giyiyor."

"Başka ne var?"

"Küçük dul."

Chu Wanning: "???"

"Ona neden öyle diyorlar biliyor musun?" Mo Ran Chu Wanning'in gözlerinde parlayan öldürme isteğinden tamamen bihaber, salak salak gülmeye devam ediyordu, "Çünkü her gün sadece beyaz kıyafetler giyiyor."

"..."
Chu Wanning eğer böyle iyi bir ruh halinde olmasaydı, sakinliğini koruyamazdı: "Başka, başka ne var?"

"Aiyo." Mo Ran Xue Meng'ın yüz ifadesine kısa bir bakış attı ve hiç de kısık olmayan bir sesle fısıldadı, "Daha fazlasını söylersem, buradaki kuzenim tüm çorba tenceresini kafamdan aşağı döker diye korkuyorum."

Xue Meng masaya vurdu, sinirle dişlerini sıkarak: "Saçmalık! Shizun hakkında böyle dalga geçmelerine kim izin verdi?  Küçük napa lahanası ve koca mantou da ne, hatta küçük duldan bahsetmiyorm bile? Anlaşılan yaşamaktan bıkmışlar?"

"Ah." Mo Ran kahkahasını bastırarak cevapladı, "Bu lakaplarla hemencecik bozulduğuna inanamıyorum. Sen daha kız öğrencilerin Shizun'a ne dediklerini duymadın bile, tüylerin ürperir."

Xue Meng'ın gözleri irileşti: "Ne diyorlar?"

Mo Ran tembelce ağır ağır konuştu: "Ne diyebilirler ki, ne de olsa kızlar----- daha düzgün bir şeyler olduğu kesin. Solgun ayın altındaki şeftali çiçeği, bahar karları, Lin An'ın Chu Efendisi, lotus çiçeği güzelliği falan filan. Tanrım."
*ÇN: Bahar karları Chu bölgesindeki savaşçı bölgeler zamanıyla alakalı ve sanırım Shizunun adına alıntı falan yapılmış?? Ayrıca yazar antik çindeki dört destansı güzelliğe alıntı yapmış?? Yani shizunun güzelliğini dört güzellikle kıyaslamış, shizun çok güzelmiş, imparatorları bile baştan çıkarabilirmiş güzelliğiyle falan.

Chu Wanning: "..."

Xue Meng: "..."

"Bu lakaplar yine iyi. Kıdemli Tanlang gibi aksi ve ortalama görünüşteki kıdemlilerin çok daha kötü lakapları var."

Sisheng Zirvesi'ndeki tüm yirmi kıdemlinin arasından, Chu Wanning ile arası en kötü olan kişi, Kıdemli Tanlang'dı. Chu Wanning sordu: "Ona ne diyorlar?"

"Kış turşusu ya da hardal otu; ten rengi koyu olduğundan." Mo Ran gülerek konuştu. "MengMeng bana o yüzü yapma, senin de fazlasıyla lakabın var."

Xue Meng tüm bir yumurta yutmuş gibi oldu: "Ne? Benim de mi?"

"Tabii ki." Mo Ran sırıtarak konuştu.

Xue Meng umursamıyormuş gibi görünmeye çalıştı ve boğazını temizleyip konuştu: "Peki, bana ne diyorlar?"

"Yelpaze."

"...neden?"

"Ne neden; belli değil mi?" Mo Ran neşeli bir şekilde bu kelimeleri söyledikten sonra omzunu silkti ama daha fazla dayanamadı ve gülerek masaya vurdu. "Kuyruğunu her yerde yelpaze gibi açan tavus kuşu gibisin de ondan, HAHAHAHAHA-----"

Xue Meng ayağa kalktı ve öfkeyle kükredi: "MO RAN! GEBERTECEĞİM SENİ!!!!!!!!!"

Karınlarını doyuracak kadar yiyip içmeyi bitirdiklerinde saatler çoktan gece yarısını geçmişti. Sisheng Zirvesi'ne geri döndüler, ilk olarak Chu Wanning o iki aptal öğrencisi tarafından Kıdemli Xuanji'nin öğrenci odalarına bırakıldı. Onlarla vedalaştı. Xue Meng hevesle ertesi gün bambu ormanının yanında buluşma planları yaptı fakat Chu Wanning ne zaman orijinal bedenine döneceğini bilmiyordu ve kabul etmeye cesaret edemedi. Onun yerine, boş vakti olursa Xue Meng'ı görmeye geleceğini söyledi.

Chu Wanning iki öğrencisi uzaklaşana kadar bekledi, sonra hafifçe sıçradı ve kiremitlerin köşelerinden atlaya atlaya Kırmızı Nilüfer Pavilyonu'na geri döndü.

İkinci sabah, Chu Wanning uyandı ve hala çocuk bedeninde olduğunu görünce biraz hayal kırıklığına uğradı.
Taşlaşmış yüzüyle dururken tahta tabureye bastı ve uzun bir süre aynadaki kişiyi izledi. Kendinde saçını doğru düzgün tarayacak motivasyonu bulamadı. Düşünüp taşındı, daha fazla buna katlanamayacağını hissetti ve anında Xue Zhengyong'un yanına gitti.

"Ne? Dün Meng-er'ı ve Ran-er'ı mı gördün?"

"Evet, Kıdemli Xuanji'nin öğrencisi olduğumu söyledim, onlar da şüphelenmiş gibi görünmüyorlardı." Chu Wanning konuştu, "Ama eğer Xue Meng gelip de sana sorarsa lütfen beni idare et. Daha önemlisi, on günden fazla bir süredir kültive etmeme rağmen neredeyse hiçbir değişiklik olmadı. Bu işe yaramıyor, anlaşılan her türlü Kıdemli Tanlang'a bir baktırmam gerekecek."

"Oho, bizim Kıdemli Yuheng ve onun ince yüzü aniden itibarını kaybetmekten korkmaz olmuş?"

Chu Wanning ona soğuk bir bakış attı. Ne var ki böyle bir bakış bir çocuk tarafından atılınca hiç de azametli gelmiyor, tam tersine sinir krizindeki bir çocuğun bakışlarına benziyordu.
Chu Wanning çocuk haliyle fazlasıyla sevimliydi ve Xue Zhengyong azıcık etkilenmeden edemedi, elini uzatarak kafasını okşadı.

Chu Wanning birden konuştu: "Sekt Lideri, vücudum normal haline geri döndüğünde, HuanSha'dan Sisheng Zirvesi kıyafetlerinden benim için yeni bir set dikmesini isteyebilir misiniz? Beyaz olmasın."

Xue Zhengyong şok ile donakaldı: "Hafif zırh giymeyi sevmediğini sanıyordum?"

"Ara sıra görünüş değiştirmek de iyi bir şey." Chu Wanning uzaklaşırken karanlık bir ifade ile konuştu.

Kıdemli Tanlang'ın, Chu Wanning ile arası ne kadar iyi olmasa da sekt lideri yanlarındayken kendini tutması gerekiyordu. Chu Wanning ile açık açık dalga geçmedi fakat ne düşündüğü gözlerinden okunuyordu.
Chu Wanning ifadesizce Kıdemli Tanlang'a baktı.
Tanlang'ın gözleri neşeyle parıldıyordu, sanki içlerinde havai fişekler patlıyor gibiydi.
Chu Wanning: "..."
"Madam Wang'ın teşhisi aşağı yukarı doğruymuş." Kıdemli Tanlang Chu Wanning'in nabzını ölçtükten sonra elini bıraktı, Chu Wanning elini anında geri çekerek kıyafet kolunu indirdi.

"O zaman on gündür neden hiçbir değişiklik yok?"

Tanlang cevapladı: "Sen o antik söğüt ağacıyla fazla temasta bulunmamış olabilirsin ama etkileri yine de fazlasıyla güçlü, yani korkarım ki orijinal vücuduna dönmen oldukça uzun bir zaman alabilir."

"Ne kadar sürer?" Chu Wanning sıradan bir şekilde sordu.

Tanlang konuştu: "Emin değilim ama muhtemelen yaklaşık on yıl falan."

Chu Wanning'in gözleri anında irileşti. Kıdemli Tanlang gülmemek için elinden geleni yapıyordu ama gözleri Chu Wanning'in şanssızlığı karşısında neşeyle parıldıyordu: "Evet, orijinal bedenine dönmek için on yıla ihtiyacın olacak."

Chu Wanning bir süre ona baktıktan sonra kasvetle konuştu: "Sen beni kandırıyor musun?"

"Haşa, ben azametli Kıdemli Yuheng'ı kandırmaya cüret edemem." Tanlang gülümseyerek konuştu, "Neyse, bana sorarsan, böyle gayet iyisin. Sadece vücudun daha küçük, zihniyetin -çok çok az- daha genç, hem, kültivasyonunda herhangi bir değişiklik yok, normal haline dönmek için aceleye ne gerek var?"

Kül rengine dönen yüzüyle, Chu Wanning'in dili bir süre tutuldu. 

Tanlang devam etti: "Ancak, bu on yıl süresince, hep çocuk formunda kalacağının garantisi yok. Bu tip bir bitki özütü, ruhani enerjinin aktığı yoldan geçiyor, yani üç dört ay hiçbir ruhani teknik kullanmazsan orijinal bedenine dönebilmen lazım."

"Bu da olur!" Xue Zhengyong'un gözleri, şafağın ilk ışıklarını görmüşçesine aydınlandı.
Fakat Tanlang gülümsedi ve devam etti: "Sekt Lideri, aceleye gerek yok, henüz açıklama yapmayı bitirmedim. Kıdemli Yuheng yetişkin bedenine dönse bile, çok fazla ruhani teknik kullanamayacak, çünkü ruhani enerjisi bir kereliğine bile fazla kullanıldığında, söğüt özütü tekrar etkisini gösterebilir ve o da tekrar çocuğa döner."

"Fazla kullanım mı? Ne kadar kullanıldığında fazla sayılıyor?" Xue Zhengyong sordu.
"Yani, özüt zaten tüm vücuduna yayılmış." Tanlang konuştu, "En fazla günde iki teknik kullanabilir."

Chu Wanning soğuk ve çelik gibi sert bir sesle konuştu: "Ruhlar aleminin sınırında sürekli, onarılması gereken yeni yarıklar açılıp duruyor, ayrıca golem oluşturmak da ayrı ruhani enerji harcıyor. Günde sadece iki teknik kullanabileceksem zaten hiçbir işe yaramayacağım demektir."

"Diyebileceklerim sadece bu kadar." Tanlang iğneleyici bir şekilde cevapladı, "Ne de olsa insanlar alemi şimdi Beidou Ölümsüzü'nü kaybederse yarın batıda güneş bile doğmayabilir."

Xue Zhengyong endişeyle konuştu: "Tanlang, bırak artık iğneleyici konuşmayı. Tüm kültivasyon dünyasında medikal becerileri en yüksek olan sensin, lütfen bir şeyler düşün. Yuheng'ın kültivasyonu etkilenmemiş olsa da o hala bir çocuk bedeninde kısılı. Bu yüzden, yetenekleri kesinlikle öncekiyle aynı değil. Diğer sektlerin, Yuheng'ın Jincheng Gölü'nde yaralandığını duyunca yapmaya kalkışacakları şeylerden bahsetmiyorum bile. On yıl çok uzun bir süre, ilaç falan arayamaz mısın, belki..."

Kıdemli Tanlang alaycı bir şekilde güldü ve cümlesini kesti: "Sekt Lideri, Beidou Ölümsüzü'ne bulaşan özüt, antik ruhani bir ağacın özütü. Öyle yaygın bir zehir falan da değil. Hemen buracıkta şifasını bulabileceğimi mi sanıyorsunuz?"

Xue Zhengyong: "..."

"Şimdilik bu kadar yeterli, benim gidip haplar için ilaç özü çıkarmam gerekiyor." Tanlang uyuşuk bir şekilde konuştu: "Siz ikiniz, gidip kendinizi kapıdan geçirmeye ne dersiniz."

Xue Zhengyong: "Tanlang!" Hala bir şeyler söylemek istiyordu fakat Chu Wanning kıyafetinin eteğini çekiştirdi, "Sekt Lideri, gidelim."

Kapıya vardıklarında arkalarından birdenbire Tanlang'ın sesi geldi.

"Chu Wanning, eğer bana doğru düzgün ve tevazuyla yalvarırsan, kim bilir? Belki de sana ilaç yapmaya gönlüm olabilir. Daha önce hiç senin rahatsızlığına sahip olan birisiyle karşılaşmasam da, bu hiç yardımımın dokunmayacağı anlamına gelmez. Yani, istersen bunu biraz daha düşün."

"..." Chu Wanning geriye baktı ve cevapladı, "Tam olarak ne, doğru düzgün ve tevazulu sayılıyor?"

Tanlang koltuğa yaslanıp oturmuş, uyuşuk bir şekilde masanın üstündeki gümüş iğneleri gruplandırıyordu ki Chu Wanning'in sesi karşısında bakışlarını kaldırdı, gözlerinde bir küçümseme belirdi: "Başka insanlar, tamamen çaresiz kaldıklarında, secdeye kapanmak için dizlerinin üzerine çöküp yardım için yalvarırlar. Biz meslektaşız, bu yüzden senden yere çöküp alnını zemine değdirmeni istemeyeceğim ama eğer eğilip bana bir iki hoş laf edersen, sana yardım ederim."

Chu Wanning bir şey demedi, yalnızca ifadesiz bir şekilde ona bakmaya devam etti.
Ancak biraz zaman geçtikten sonra konuştu: "Kış turşusu, hayal görüyor olmalısın."
Bunu dedikten sonra Chu Wanning kıyafetinin kolunu savurup gitti. Kıdemli Tanlang ise geride, kış turşusunun ne anlama geldiğini kavramaya çalışıyordu.

Günler yavaş yavaş aktı geçti. Kıdemli Yuheng meditasyon yapmak için inzivaya çekileceğini bildirdi ama aslında, çocuk bedeninde kısılı kalmıştı ve orijinal bedenine dönemiyordu. Xue Zhengyong, Madam Wang ve Kıdemli Tanlang bunu, sırasıyla öğrenmiş ve sırrının açığa çıkmaması için sonradan Kıdemli Xuanji'ye de haber verilmişti.

Göz açıp kapayıncaya kadar birkaç ay geçmişti; Kırmızı Nilüfer Pavilyonu'nun kapıları uzun bir süredir ziyaretçilere kapalı olduğundan, Xue Meng ve diğerleri endişelenmeden edemiyordu.
"Shizun yetmiş günden fazla süredir inzivada, neden hala çıkmadı ki?"

"Belki de kültivasyon seviyesini arıtıyordur." Shi Mei fincanındaki ruhani dağ çiğinden bir yudum aldı ve pencerenin dışarısındaki karanlık, bulutlu gökyüzüne baktı, "Kar yağacak, yeni yıl da yakın, acaba Shizun yeni yıldan önce gelir mi?"

Mo Ran uyuşukça kılıç teknikleri kılavuzunun sayfalarını çeviriyordu ve Shi Mei'in kelimelerini duyunca konuştu: "Muhtemelen hayır. Haitang çiçeğiyle daha birkaç gün önce bize meditasyonunun uzun sürebileceğini söyleyen bir mesaj yollamamış mıydı? Yetişebileceğinden şüpheliyim."

Sisheng Zirvesi'nde bugün, öğrencilerin kültivasyon çalışmasını gerektirmeyen o gün olan, dinlenme günüydü. Mo Ran ve diğer ikisi, ısıtılmış şarap ve taze yapılmış çayın tadını çıkarmak için toplanmıştı. Avludaki küçük pavilyonun bambu perdeleri yarı açıktı, perdeler içerideki insanları gizliyor, perdelerin altlarından hafif buharlar süzülüyordu.

Son zamanlarda, onlarla takılan yeni birisi daha vardı---- bu, Kıdemli Xuanji'nin öğrencisi Xia Sini'ydi.

Chu Wanning, Xue Meng ile karşılaştığı o zamandan beri, Xue Meng tarafından birkaç günde bir, ya kültive etmeye ya da birlikte oynamaya sürüklenmişti; çok geçmeden de, bu grup ayrılamaz bir hale gelmişti.

Böylece, Kıdemli Yuheng'ın üç kişilik öğrenci grubu, gizemli bir şekilde dördüncü bir öğrenci kazanmıştı.
Şu anda, Chu Wanning, Xia Sini ismine bürünmüş, masanın önünde oturuyor, tatlı yiyordu. Oldukça görgülü yiyordu fakat yeme hızı hiç de yavaş değildi.
Xue Meng istemeden ona baktı, şaşkınlıkla duraksadı, sonra bakışları tekrar tabağa döndü ve şok içinde konuştu: "Oha, küçük shidi, sen bu dipsiz mideyi kimden aldın?"

Chu Wanning sakince bir parça osmantus keki çiğniyordu. Kek nefisti ve Xue Meng'a cevap verme zahmetinde bulunmadı; ne de olsa, onunla tatlısı için mücadele veren birisi vardı.

Mo Ran ve Chu Wanning'in elleri aynı anda, kalan son lotus tatlısına indi. İkisinin de gözleri hızla yukarı baktı, sanki bakışları arasında şimşekler çakıyordu.

Chu Wanning: "Bırak."

Mo Ran: "Hayır."

"Elini çek."

"Sen çoktan sekiz parça yedin, bu benim."

"Lotus tatlısı dışında, diğerlerinden yiyebilirsin."

Mo Ran bir süre ufaklığa baktı ve elindeki kozu kullandı: "Shidi, eğer çok fazla tatlı yersen dişin çürür."

"Olsun." Chu Wanning son derece sakindi: "Ben altı yaşındayım, utanç verici olmaz."

Mo Ran: "..."

Tartışmalarının arasında, Xue Meng'ın Mo Ran'ın kafasına hızla inen tokadı, gürültülü bir 'PA!' sesi çıkardı: "Mo Weiyu daha ne kadar sinir bozucu olabilirsin, kaç yaşındasın sen, hala Shidi ile yemek için kavga ediyorsun???"

Mo Ran bir "Aiyo" sesi çıkarıp kafasını elleriyle örttüğünde Chu Wanning, ifadesiz yüzü ve hızlı elleriyle çoktan lotus tatlısını kapmıştı, küçük bir ısırık alırken son derece memnun hissediyordu.

"Shidi!!!!!!!!!"
Chu Wanning ona aldırış etmedi, kendini tamamen tatlısını kemirmeye adamıştı.

Dördü gürültü yaparken birdenbire keskin bir ıslık sesi göğü delip geçti ve tüm Sisheng Zirvesi'nde yankılandı. Chu Wanning'in yüzü düştü: "Toplanma ıslığı?"

Xue Meng pencereden dışarı bakmak için yarısı kapalı olan perdeleri araladı. Dışarıda yürüyen diğer öğrenciler de oldukları yerde durup şaşkın ifadelerle etrafa bakındılar.

Toplanma ıslığının sesiyle Sisheng Zirvesi'ndeki herkes, DanQing Salonu'nun önündeki meydanda toplanmak zorundaydı. Bu aynı zamanda, ıslığın sadece acil durumlarda çalacağı anlamına geliyordu. Chu Wanning sekte katılmadan önce, ruhlar aleminde ne zaman yarık açılsa bu ıslık çalardı. Fakat Chu Wanning sekte katılalı bu ıslık duyulmamıştı.

Shi Mei elindeki kitabı kenara koydu ve kalkıp Xue Meng'ın yanına yürüdü: "Çok tuhaf, bu kadar acil olan ne olabilir ki?"

"Bilmem. Merak içinde kalmanın anlamı yok, ilk bir gidip bakalım."

Bir tek Mo Ran sessizdi. Dudaklarını bastırdı ve kirpikleri, gözlerinde parlayan anormal bir ışığı saklamak için aşağı doğru titreşti. Bu ıslığın ne anlama geldiğini biliyordu fakat zamanlama hatırladığından biraz farklıydı, bu kadar çabuk gerçekleşeceğini düşünmemişti...

Dördü birlikte Sisheng Zirvesi'ne vardılar, sonra diğer öğrenciler de teker teker gelmeye başladı. Çok geçmeden Sadakat Meydanı kıdemlilerle ve onların öğrencileriyle dolup taştı. 

Herkes toplandıktan sonra, Xue Zhengyong Sadakat Salonu'nun sıkıca kapatılmış kapılarının ardından çıkarak kireç taşından basamakları olan merdivenin üstündeki yeşim şeritli kürsü korkuluklarının önünde durdu. Arkasından, altı tane güzel kadın onu takip etti, bazıları etkileyici, bazıları soğuk görünse de hepsi inanılmayacak kadar muhteşemdi. Bu buz gibi havada, rüzgarın arasında, yalnızca ince kumaştan kıyafetler giyiyorlardı, tek bakışta, kırmızı etekleri şafaktaki bulutlar gibi görünüyordu; ipekten kurdeleleri esintiyle dalgalanırken gözleri, kıpkırmızı ateşlerle yanıyordu ve her birinin kaşları arasındaki boşluk kırmızı bir alev işaretiyle damgalıydı.

Xue Meng afallamıştı.
Afallayan bir tek o değildi------ meydandaki hemen hemen herkesin yüz ifadesi, bu altı kadını görür görmez değişmişti.

Xue Meng bir süre boş bakışlarla onlara baktı ve sonunda konuşmayı titrek bir sesle de olsa başarabildi:
"Kuş tüyü kabilesinin elçileri... onlar, onlar Zhuque'den mi geldiler, ölümsüzler diyarından?"
*ÇN: Zhuque= Vermilyon kuş/anka, dört efsanevi yaratıklardan biri. Vermilyon eskiden Çinlilerin zincifre madeninden çıkardıkları kırmızı boya.





2 Haziran 2020 Salı

-The Husky and His White Cat Shizun- Bölüm 53

Bölüm 53: Bu Saygıdeğer Kişinin Kuzeni Şüphesiz Pek De Zeki Değil

"Yani tabii, hepsine lakap veriliyor, kimseye özel muamele yok." Xue Meng'ın keyfi fazlasıyla yerindeydi, Chu Wanning'e işin inceliklerini anlatırken hevesli görünüyordu, "Sen bayağı küçük gözüküyorsun; kaç yaşındasın sen, beş mi? O zaman Sisheng Zirvesi'nde yenisin, daha herkesi tanımıyorsun. İyice alıştığında, öğrencilerin kıdemlilerin tüm yirmisi için de ayrı ayrı lakaplarının olduğunu öğreneceksin."

"Ah." Chu Wanning ona çözülemeyen bir bakış attı. "Mesela?"

"Adamım, nereden başlayacağımı bile bilmiyorum. Bayağı geç oluyor ve ben sanki biraz acıktım. Bugün bana verdiğin tüyolara teşekkür olarak, seni dağın aşağısına gece yarısı atıştırmasına götüreyim de yerken anlatırım."

Chu Wanning bir an kafası eğik bir şekilde düşündü, sonra gülümsedi ve konuştu: "Mn, tamam."

Xue Meng LongCheng'ı kınına koyduktan sonra Chu Wanning'in elini aldı, habersiz öğrenci ve küçülmüş hocası ana kapılara doğru bambu korusundaki taş basamakları indiler.

"Küçük kardeş, senin adın ne?" Xue Meng yürürlerken sordu.

Chu Wanning sakince cevapladı: "Soyadım Xia."

"Xia ne?"

"Xia Sini."
*ÇN: Çincede soyad önce yazılır. Ve Xia Sini'nin söylenişi 'Seni ölümüne korkuturum'a benziyormuş.

Xue Meng bu ismin altındaki anlamı hiçbir şekilde kapmamıştı, hatta neşeyle şunu bile sordu: "Güzel bir isimmiş. Hangi karakterlerle yazılıyor?"

Chu Wanning, aptallara özel attığı bakışla ona yandan baktı: "... Si öğrencinin Si'sı, Ni öğrencinin Ni'si. Xia Sini."
*ÇN: Çince çoğunlukla, telaffuzu aynı olan ama anlamları cümlenin anlamına göre değişen karakterlerden oluşur. Bu yüzden isimleri falan söylerken, hangi karakterden bahsettiğini karşı tarafa aktarabilmek için karakterleri örnek cümleler veya kelimelerde kullanman gerekir. Ama burada CWN XM ile taşak geçmek için kısacası "Si, si ismindeki bir öğrencininki gibi, Ni ni ismindeki bir öğrencininki gibi" diyor ve Xue Meng da bunu öylece saf saf kabul ediyor.

"Heee." Xue Meng hala sırıtmaya devam ederek sordu, "Peki kaç yaşındasın? Az önce doğru falan bildim mi? Sen beş yaşından büyük olamazsın değil mi?"

"..." Chu Wanning'in tüm yüzü kapkaraydı. Neyse ki Xue Meng onun yüzüne değil de yola bakıyordu, yoksa hayatının dehşetini yaşardı. "Hayır, genç efendi yanlış tahmin etti... Bu sene altı yaşındayım."

Xue Meng: "O zaman acayip yeteneklisin, ama tabii ki benim senin yaşındayken olduğum kadar değil. Her neyse, biraz rehberlikle, kesinlikle muhteşem olacaksın. Desene, neden Xuanji'nin öğrencisi olmayı bırakmıyorsun? Bana shige de ben de gidip Shizun'a seni öğrenci olarak alması için ricada bulunayım, nasıl fikir?"

Chu Wanning, gözlerini devirmemek için çok uğraştı ve konuştu: "Sana ne diye seslenmemi istedin?"

"Shige." Xue Meng sırıtmaya devam ederek eğildi ve Chu Wanning'in alnına fiske vurdu, "Biliyorsun bu nadir bir fırsat."

Chu Wanning'in yüz ifadesi karmaşıktı: "..."

"Ne, sevinçten dilin mi tutuldu?"

Chu Wanning: "..."

Yürürken gülüp sohbet etmeye devam ediyorlardı------ en azından Xue Meng gülüp sohbet ettiklerini düşünüyordu------ ki arkalarından bir ses, belki de Xue Meng'ın tamamen sonunu getirebilecek olan bu konuşmanın bitmesini sağladı.
"Eh? Mengmeng, burada ne yapıyorsun sen?"
Bütün Sisheng Zirvesi'nde başka kim Xue Meng'a Mengmeng* diye seslenmeye cesaret edebilirdi? Xue Meng daha kafasını çevirmeden sövmeye başladı.
*ÇN: Meng çincede şirin sevimli anlamına falan geliyor, meng meng da şirin şirin ? Daha doğrusu, anime izliyorsanız ve moe moe kavramını duyduysanız, meng meng'a moe moe'nin çince versiyonu diyebiliriz.

"Mo Ran seni lanet olası it, bana bir kez daha öyle seslenirsen o it dilini sökerim."

Beklenildiği gibi arkalarında, Mo Ran berrak ay ışığında dikiliyor, rahat bir sırıtışla kıyafetleri rüzgarda dalgalanıyordu. Tam Xue Meng'ı gıcık etmek için onunla biraz daha uğraşacaktı ki yanında küçük ve güzel bir çocuğun olduğunu gördü, afallayarak konuştu: "Bu..."

Xue Meng Chu Wanning'i arkasına aldı ve Mo Ran'a kötü kötü baktı: "Seni ilgilendirmez."

"Hayır hayır hayır, saklama onu." Mo Ran etrafını dolandı ve Xue Meng'ın elini kavrayarak Chu Wanning'i tekrar öne çekti, yere çömelip onu bir kez daha iyice süzdü. Sorgulayıcı bir ses çıkardı, mırıldanarak, "Bu çocuk korkunç bir şekilde tanıdık geliyor."

Chu Wanning içten içe panik oldu: "..."

"Sanki seni bir yerlerde görmüş gibi hissediyorum."

Chu Wanning olayların bu gidişatından hiç de haz almıyordu; eğer burada gerçek ortaya çıkarsa bir daha nasıl insanların yüzüne bakardı? Bilinçsizce bir adım geriledi ve kaçmak için arkasını döndü.

"Bekle!" Mo Ran haylaz bir sırıtışla onu tuttu, sonra uzanarak şakacı bir şekilde burnunu sıktı ve yumuşak bir sesle konuştu: "Gel, xiao didi, adın ne gege'ya söyle?"

Sıktığı burun şimdi yağlı, garip ve çekingen hissediyordu, Chu Wanning gerilemeye çalıştı,
Mo Ran korktuğunu düşündü ve konuşurken güldü: "Niye saklanıyorsun, uslu ol ve söyle bakalım gege'ya; adın Xue mi?"

Xue Meng: "???"

Mo Ran Xue Meng'a işaret etti ve gülümseyerek sordu: "O senin babacığın mı? Gerçeği söyle, gege sana şeker alacak."

"Mo Weiyu senin sorunun ne!!" Xue Meng kıpkırmızı bir yüzle köpürdü ve tüm tüyleri kabardı, "N-n-n-ne düşünüyorsun sen?! S- seni alçak! P-p-pis! U-Utanmaz!"

Chu Wanning de bir süre ses çıkaramadı ama gizliden gizliye az çok rahatlamıştı: "... Benim soyadım Xia, Kıdemli Xuanji'nin öğrencisi, Xia Sini."

"Ölümüne korkutmak mı?" Mo Ran espriyi hemen anladı ve gözleri eğlenerek kıvrıldı, "Haha, ne kadar ilginç."

"..."

"Cidden sorunun ne senin!" Xue Meng Mo Ran'ı itti ve kızgınca konuştu: "O benim yeni arkadaşım, ikile artık. Biz gece atıştırmalığı yemeye gidiyoruz, yolumuzdan çekil."

"Peki." Mo Ran yollarından çekildi ama bu sefer yanlarına geçti, sırıtyor ve kasıla kasıla yürüyordu.
Xue Meng kükredi: "Ne yaptığını sanıyorsun?"
"Ben de bir lokma bir şeyler yemek istiyorum." Mo Ran masum bir şekilde konuştu, "Ne, buna da mı izin yok?"
Xue Meng: "..."

Wuchang kasabası.
Bu küçük kasaba bir zamanlar türlü türlü hayaletler ve gulyabanilerle dolup taşardı ama neyse ki Sisheng Zirvesi yakınlarında kurulduğundan yıllar sonra huzura kavuşabilmişti, hatta bu günlerde son derece canlı bir kasaba olduğu bile söylenebilirdi.

O kadar geç olmuştu ki gece marketi çoktan açılmıştı. Grup, yol kenarındaki sayısız tezgahın önünden geçip bir tane gudong* çorbacısı seçtiler, dışarıdaki alçak, tahtadan masalardan birine oturdular.
*ÇN: hotpot, shabu shabu çorbası, güveç gibi, masanın ortasında tencere oluyo, bi sürü sebze et falan oluyor tencereye koyup orada pişirip yiyorsun.

"Gudong çorbası" için ocak üstünde bir tencere gerekir, yenirken aynı zamanda ateş yanmaya devam ederdi. Suyu genelde oldukça acı olur; çiğ malzemeler masanın üzerinde durur, yenecek zaman çorba suyuna konarak pişirilirdi. Çorbanın isminin gudong olmasının nedeni, malzemelerin suya konulduğunda "gudong" sesi çıkarmasındandı.
Bu ChuanShu Eyaleti'nin ünlü bir yemeğiydi fakat Chu Wanning bunu yalnızca içinde biber bulundurmayan çorba suyuyla yiyordu; acı olan her şey boğulmasına neden olurdu.

Xue Meng burada doğmuş, Mo Ran ise XiangTan'da büyümüştü; ikisi de acılı yemeklere alışıktı ve doğal olarak "Xia Sini"nin de acıyı kaldırabileceğini düşündüler.

Sipariş vermek için oturduklarında Xue Meng tanıdık bir şekilde bir sürü yemek söyledi ve ekledi: "Suyunda fazladan biber ve kırmızıbiber yağı olsun."

Ama Chu Wanning aniden kıyafet kolunu çekiştirdi ve sessizce konuştu: "Ben ikiz tencere istiyorum."
*ÇN: İkiz kap/tencere, iki bölmeye ayrılmış oluyor.

"Ne?" Xue Meng yanlış duyduğunu düşündü.

Chu Wanning'in yüz ifadesi karanlıktı: "İkiz kap, yarısı acı yarısı acısız."

Xue Meng: "... Sen buralı değil misin?"

"Mn."

"Ah." Xue Meng anlayışla başını aşağı yukarı salladı ama Chu Wanning'e baktığında gözlerinde şaşkınlık vardı, "Bu küçük yaşında evinden ayrıldın demek, gerçekten... iç çeker, boş ver." İç çekip garsona döndü: "Peki, o zaman ikiz tencere olsun."

Fakat Xue Meng'ın gözlerinde bir tür ısrarcılık vardı.
Beklenildiği gibi, Chu Wanning bunun sadece ona öyle gelmediğini anladı, Xue Meng gerçekten bunu kabullenmek istemiyor gibiydi, yemeği beklerken gereksizce söylenip durdu: "Shidi, ChuanShu'dayken ChuanShulular gibi davranmalısın----- acı yemeyi öğrenmen lazım. İnsanlarla yemeğe çıktığında acı yemezsen nasıl onlarla içli dışlı olacaksın? Bölgenin ağzını bilmesen de olur ama acı yiyip yememen tartışmaya kapalı bir şey. Ah bu arada, sen nerelisin ki?"

Chu Wanning: "LinAn."

"Oo." Xue Meng düşündü durdu ama güney bölgesi hakkında çok az şey biliyordu, bu yüzden çubuğunun ucunu emerken sordu: "Siz orada tavşan kafası yiyor musunuz?"

Chu Wanning daha yanıtlayamamıştı ki Mo Ran gülümsedi ve birden kenardan konuşmaya başladı: "Tabii ki hayır."

Xue Meng ona kötü bir bakış attı, Chu Wanning de ona baktı.

Mo Ran ustalıkla boş boş çubuklarını döndürürken bir ayağı tahta oturağın üzerinde, bir kolu da dizinde, rahat bir şekilde oturuyordu. İkisinin de tepkisini görünce sırıtıp kafasını eğdi:
"Ne? Ne bu bakışlar? Gerçekten yemiyorlar."

Xue Meng Chu Wanning'e dönüp sordu: "Bu doğru mu?"

"Mhm."

Xue Meng Mo Ran'a kötü kötü bakmaya devam etti: "Ama sen bunu nasıl biliyorsun ki? Hiç gittin mi oraya?"

"Yoo." Mo Ran komik bir surat yaptı, "Ama Xia-xiong ve bizim Shizun'umuz aynı yerden geliyor, Shizun'un tavşan kafası yemediğini bilmiyor musun? Mengpo Salonu'nda soğuk yemek seçerken ya yeşil soğanlı tofu ya da tatlı osmantus nilüfer kökü seçer, bana inanmıyorsan bir dahakine kendin bak."

Chu Wanning: "..."

"Ah, sanırım buna daha önce hiç dikkat etmemişim. Shizun'un kahvaltısını bir kez gördükten sonra bir daha onun tabağında ne var diye bakmaya cesaretim olmadı, çok korkunçtu." Xue Meng çenesini sıvazladı ve keyifsizliğini yüzünde yansıttı, "Shizun'un damak tadı gerçekten kelimelerin de ötesinde. Biliyor muydun? Shizun bildiğin tuzlu tofu pudingi yiyor."

Chu Wanning: "..."

Konuşurken Xue Meng gerçekten ona dönüp son derece içten ve önemli bir şekilde konuştu: "Küçük shidi, kesinlikle, asla Kıdemli Yuheng'a çekme, yoksa kimse seninle yemek yemek istemez. Unutma, tavşan kafası ve acılı yemeklerin ikisi de zorunludur ve kahvaltıda tofu pudingi yediğinde de sakın tuzlu sosla yeme."

"Deniz yosunu ve kurutulmuş karidesi de unutma." Mo Ran ekledi.

"Evet, deniz yosunu ve karides de, " Xue Meng ve Mo Ran'ın belirli bir düşmana karşı birleşmeleri son derece nadirdi. "Kesinlikle kabul edilemez."

Chu Wanning yüzünde boş bir ifadeyle önündeki bir çift aptala baktı: "Hmm."

Yemekler çok geçmeden geldi: taze ve kıtır bambu filizleri, capcanlı renkli yeşil lahana, yumuşak tofu, lezzetli balık filetoları, porselen bir tabağın üstüne titizce dizilmiş ince dilimlerle sarılı kuzu eti, çıtır, altın renge dönecek kadar kızartılmış, üzerine kimyon ve biber serpilmiş et ve kenarda taze yapılmış soya sütü. Küçük masa üzerindeki ağırlıkla gıcırdıyordu.

Yemek insanları bir araya getirirdi, özellikle de gudong çorbası gibi neşeli bir yemek; birkaç tabak kuzu eti ve birkaç kap soya sütünden sonra, yoğun buharın arasında Xue Meng'ın ve Mo Ran'ın bile gergin ilişkileri, en azından şimdilik, yumuşamıştı.

Xue Meng acı suyu çubuklarıyla aradı: "Oi oi, buraya koyduğum beyin nerede?"

"Boynuna bağlı değil mi?" Mo Ran güldü.

"Domuzun beyninden bahsediyorum!"

Mo Ran çubuklarını haylaz bir sırıtışla ısırdı: "Mhm, ben de ondan bahsediyorum."

"Seni lanet it, bana hakaret etmeye cesaret edersin ha---"

"Oh hey! Beynin yüzeye çıktı! Yeme vakti!"

Xue Meng anlık bir heyecanla tuzağına düştü, bağırarak: "İt pençelerini çek! Çalmayı düşünme bile, o benim beynim!"

Chu Wanning kendi küçük taburesinde oturuyor, veletlerin atışmasını izlerken elindeki kaptan sakince tatlı soya sütünü yudumluyordu. Acelesi yoktu; ne de olsa tencerenin acısız tarafı tamamen onundu.

Soya sütünü bitirdi ve daha çok istercesine dudaklarını yaladı. Mo Ran gördü ve gülümseyerek sordu: "Küçük shidi sütü sevdi mi?"

Chu Wanning bir anlığına az önce kendisine "küçük shidi" diye seslenildiği gerçeğini sindirmeye çalıştı, içten içe, kendisine böyle hitap edilmemesini sağlamanın ihtimalini hesapladı, ihtimalin tam olarak sıfır olduğu sonucuna vardı ve kuru bir sesle ona cevap verdi: "Mn, fena değil."

Mo Ran garsona döndü: "Pardon, buradaki shidim için bir kavanoz daha soya sütü istiyoruz."

Böylece Chu Wanning memnuniyetle ikinci kavanozunu da içmeye başladı.
Tatlı şeyleri eskiden beri severdi ama daha öncesinde fazla tatlı yemekten bir dişi çürümüştü ve Kıdemli Tanlang dişini düzeltmek için o kadar zahmete girmişti. O zamandan beri Chu Wanning, ince derisinin iyiliği için tatlı şeyleri daha az tüketmeye çalışıyordu.

Çocuk bedeninde kalmasının beklenmedik bir faydası dokunmuş, ona istediği kadar tatlı yeme fırsatını sağlamıştı.

Mo Ran yanağını eline yaslamış onun yiyişini izliyordu: "Damak tadın aynı Shizun'unki gibi."

Chu Wanning hafifçe boğulur gibi oldu ama sakin yüz ifadesini korumayı başardı: "... Shixiong Kıdemli Yuheng'dan mı bahsediyor?"

"Aynen." Mo Ran bir gülümsemeyle başını aşağı yukarı salladı ve bir buhar tenceresini Chu Wanning'e doğru itti, "Bunu dene. Bence bunu da seversin."
*ÇN: Google'a bambu buhar tenceresi yazın.

Chu Wanning bambu tencereden, dışı yaprakla sarılı buğulanmış çöreklerden birini seçti ve bir ısırık aldı; çörekten ılık buharlar çıktı, yumuşak, yapışkan dışının içerisinde tatlı fasulye ezmesi vardı.

"Hoşuna gitti mi?"

Chu Wanning onu başıyla onaylamadan önce bir ısırık daha aldı: "Mn."

Mo Ran gülümsedi: "O zaman biraz daha ye."

Üçü birlikte yemeye devam ederken sohbet ediyorlardı. Chu Wanning aniden az önceki konuyu hatırladı ve dördüncü çöreğini yedikten sonra umursamıyormuş gibi Xue Meng'a sordu: "Bu arada, genç efendi, az önce her kıdemlinin bir lakabı olduğunu söylemiştin. Benim Shizunum olan Kıdemli Xuanji'ye Çöp Kralı deniyorsa, Kıdemli Yuheng'ın lakabı ne?"







1 Haziran 2020 Pazartesi

-The Husky and His White Cat Shizun- Bölüm 52

Bölüm 52: Bu Saygıdeğer Kişi Görünmedi Bile

Xue Zhengyong kuzey doruğunda kılıcıyla antrenman yapıyordu ki bir haitang çiçeği ona doğru süzüldü. Meraklı bir "eh" sesi çıkardı ve terini havluyla silerken çiçeği yakaladı, kendince mırıldandı: "Yuheng'ın iletici haitangı mı? Artık konuşmak için bile bizzat gelmeye zahmet edemiyor mu? Ne ara bu kadar tembelleşti."
Ama yine de haitang çiçeğinin ortasındaki küçük altın ışık topunu alarak kulağının içine yerleştirdi.
Çıkan ses yabancı bir çocuk sesiydi: "Sekt Lideri, lütfen en kısa zamanda Kırmızı Nilüfer Pavilyonu'na gelin..."

Xue Zhengyong başta inanmamıştı ama kılıcından inip Chu Wanning'in kaldığı yerin önünde durduğunda tamamen şaşkına döndü.

Beş altı yaşlarındaki bir çocuk, bir eli arkasında, nilüfer göletinin yanındaki pavilyonda dikiliyor, kasvetle dolu yüzüyle nilüferleri seyrediyordu. Yandan bakınca bu kişinin buzlu bir ifadesinin ve buna uyan buz gibi gözlerinin olduğu görülebiliyordu; Chu Wanning'in kıyafetlerinin içindeydi fakat kıyafetler ona gerçekten çok büyük geliyordu, hem kolunun hem de eteğinin kumaşı zeminde biriktiğinden devasa kuyruğu olan bir balığa benziyordu.

Xue Zhengyong: "..."

Çocuk o tarafa döndü, yüzünde "gülersen ilk seni sonra da kendimi öldürürüm" yazıyordu.

Xue Zhengyong: "PFFT HAHAHAHAHAHA!!!"

Çocuk sinirle masaya vurdu: "Neye gülüyorsun! Komik olan ne!"

"Kesinlikle gülmü----- ahahaha tanrım, olmuyor, Yuheng, ben sana Kıdemli Tanlang'a gidip o yarana bir baktır demiştim ama beni bir türlü dinlemedin, hahahaha, nefes alamıyorum." Xue Zhengyong kahkahalarla kükrüyor, iki eliyle de karnını tutuyordu, "Ben, ben hayatımda böyle tehlikeli aurası olan bir çocuk görmedim, ahahahaha."

Bu çocuk, uyandığında küçüldüğünü fark eden Chu Wanning'den başkası değildi. Jincheng Gölü'nde omzunu yaralayan o sarmaşık, saplandığı insanların beş altı yaşlarındaki hallerine dönmesini sağlayan bir tür lanetle kaplanmış olmalıydı. Neyse ki, ruhani enerjisi küçükken olduğu haline dönmemişti, yoksa Chu Wanning ölse bile daha iyi olur diye düşünüyordu.

Xue Zhengyong genç öğrencilerin küçük üniformalarından birini almaya gitti, gidiş yolunda da dönüş yolunda da gülmeye devam ediyordu.

Chu Wanning üstüne iyi oturan kıyafetleri giyince daha az komik durdu. Gümüş işlemeli mavi kolluklarını düzleştirdi, yukarı bakarak Xue Zhengyong'a kötü bir bakış attı ve öfkeyle konuştu: "Eğer birine söylemeye cesaret edersen, seni bitiririm."

Xue Zhengyong güldü: "Etmem etmem. Ama bu konuda ne yapacaksın? Ben iyileştirme hakkında hiçbir şey bilmiyorum, yani bununla ilgilenebilecek birini bulman lazım değil mi? Kıdemli Tanlang'dan gelmesini isteyeyim mi..."

Chu Wanning sinirle kıyafet kollarını savurdu fakat öğrenci üniformalarının kolları sıkıydı ve vücuda yapışıyordu, kollarını etrafta savuşturması hiç de aynı etkiyi yaratmıyordu. Suratı daha da asıldı: "Gelip ne yapsın, bana mı gülsün?"

"O zaman, karımdan gelip sana bir bakmasını isteyeyim mi?"

Chu Wanning dudaklarını üst üste bastırdı ve bir şey demedi, kızgın görünüyordu.

"Bunu evet olarak alıyorum?"

Chu Wanning yalnızca ona arkasını döndü. Xue Zhengyong onun kötü bir ruh halinde olduğunu biliyordu ama bu manzara gerçekten çok komikti; kendini tutmayı denedi ama sonuç olarak başarısız oldu ve tekrar kahkahalara boğuldu.

Tianwen bir fış sesiyle belirdi, Chu Wanning gözünün kenarından ona kötü bakışlar atıyordu: "Tekrar gül de görelim!"

"Tamam tamam tamam daha fazla gülmek yok. Hemen karıcığımı buraya getireceğim, ahahahaha."
Xue Zhengyong koştu ve çok geçmeden endişeli bir Madam Wang ile birlikte geri döndü. Madam Wang Chu Wanning'i görür görmez donakaldı ve uzun bir süre geçtikten sonra, inanmazlıkla da olsa konuşmayı başarabildi: "Kıdemli Yuheng..."

Chu Wanning: "..."

Neyse ki Madam Wang nazik ve şefkatli bir doktordu, kocasından farklıydı. Chu Wanning'i incelerken ona birkaç soru sordu, sonra yumuşakça konuştu:
"Kıdemlinin ruhani enerji dolaşımı iyi ve vücudunda herhangi anormal bir şey de yok. Çocuğa dönmenizden başka değişen bir şey yok gibi gözüküyor."
Chu Wanning sordu: "Madam laneti kırmanın yolunu biliyor mu?"
Madam Wang kafasını iki yana salladı: "Kıdemlinin yarası antik bir söğüt asması yüzünden açıldı, korkarım ki bu rahatsızlığın bilinen herhangi bir tedavisi yok, bu yüzden nasıl iyileştirmem gerektiğini bilmiyorum."

Chu Wanning kirpiklerini alçalttı, sersemlemişti, ve bir süre konuşamadı.

Madam Wang bu manzaraya dayanamadı ve aceleyle konuştu: "Kıdemli Yuheng, benim gördüğüm kadarıyla şu anki halinizin nedeni, söğüt asmasında herhangi bir lanet değil de bir tür kendi kendini iyileştirme salgısı bulunmasından olabilir, yoksa etkisini göstermesi bu kadar uzun sürmezdi. Muhtemelen salgıdan sadece azıcık bir miktar size bulaştı ve vücudunuza etki edebilmesinin tek nedeni de her gün kendinizi çok yormanızdandı. Birkaç günlüğüne dinlenip durumunuzda herhangi bir değişiklik olup olmadığını görmeye ne dersiniz?"

Chu Wanning bir süre sessizdi, sonra iç çekti: "Yapacak başka bir şey yok. Çok teşekkürler, Madam."

"Rica ederim."
Madam Wang onu tekrar dikkatli bir şekilde süzdü: "Kıdemlinin kendisi söylemediği takdirde şimdiki görünüşünüzle kimse sizi tanıyamaz."

Haksız değildi; Chu Wanning'in kendisi bile beş veya altı yaşlarında nasıl olduğunu unutmuştu. Gölette kendi yansımasına baktığında, yüz hatlarındaki bazı belirsiz benzerlikler dışında, büyümüş haline neredeyse hiç benzemiyordu. Sonunda biraz rahatladı ve yukarı bakarak Xue Zhengyong'a konuştu:
"Sekt Lideri, ben birkaç günlüğüne Kırmızı Nilüfer Pavilyonu'nda inzivaya çekileceğim. Lütfen öğrencilerime göz kulak ol."

"Doğal olarak, Xue-er oğlum, Ran-er yeğenim, Shi Mei ise Sisheng Zirvesi'nin bir öğrencisi, onlara tabii ki göz kulak olacağım." Xue Zhengyong sırıttı, "Sen kendin için endişelensen yeter."

Fakat üç gün süren meditasyon sonunda, hala vücudunda, normale döneceğiyle ilgili en ufak iz yoktu. Chu Wanning istemeden daha da tedirginleşmeye başladı ve Madam Wang'ın dediği "kendine bak ve dinlen"e bir türlü uyamadı.
Bir akşam, Chu Wanning bu huzursuz hisse daha fazla katlanamadı. Meditasyon zaten işe yaramıyordu, en azından bazı şeyleri zihninden temizlemek için gidip dağın aşağısında bir yürüşe çıksa iyi olur diye düşündü. 

Akşam yemeğinden sonra ve akşam derslerinden önceydi. Sisheng Zirvesi'nin yolları ile koridorları öğrencilerle tıklım tıklımdı, buna rağmen kimse ona dikkat etmemişti. Chu Wanning bir süre etrafta dolaştıktan sonra Günah ve Erdem Platformu'nun yakınındaki bambu ormanına gitti.

Kıdemlilerin hepsinin, öğrencilerini kültivasyon ve antrenman için götürdükleri favori bölgeleri vardı. Bu bambu ormanı da Chu Wanning'inkiydi.

Bambu yapraklarının sakin fışırtı sesi havayı kaplıyordu. Chu Wanning bir yaprak kopardı ve onunla bir melodi çalmaya başladı, çıtır, durgun notalar sıkıntılı zihnini yatıştırıyordu. Ama çok geçmemişti ki bir ayak sesi ona doğru yaklaşarak yakınında durdu.

"Hey, ufaklık."

Chu Wanning gözlerini açtı.
Bu Xue Meng'dı, uzun bacakları ve ince beliyle, bambu ormanının arasında gururlu bir şekilde dikiliyor, ona doğru seslenirken elindeki Longcheng kılıcı parıldıyordu.

"Ben burada kılıç alıştırması yapacağım, git yaprağını başka bir yerde üfle."

"..." Chu Wanning'in kaşının kenarı hafifçe yukarı kalktı. Xue Meng'ın ona böyle patronluk taslaması onun için oldukça tuhaf bir histi. Bir anlığına düşündükten sonra konuştu: "Ben yaprağımı çalayım sen de kılıcına çalış, birbirimize karışmaya gerek yok."

Xue Meng: "Olmaz. Acele et de buradan ayrıl, kılıcım sana zarar verir."

"Bana zarar veremezsin."

Xue Meng cıkladı, sabrı taşmak üzereydi: "O zaman uyarmadı deme. Sonra yaralanırsan bu beni ilgilendirmez."
Longcheng, göletin derinliklerinden yüzeye çıkıp göklere doğru süzülen bir sürüngen gibi gürültülü bir sesle kınından çıktı.

Longcheng uçuşan yaprakların arasında Xue Meng'ın elinde dans eden bir gölgeye döndü, üstünde ışık yansırken arkasında görkemli bir iz bırakıyordu. Tek hamlede yaprağın birinin on parçaya bölünmesine neden oldu ve kılıcın gücü bambulardan daha fazla yaprak koparttı. Deliyor, ileri itiliyor, kaydırılıyor, kesiyordu, her hareketi karın rüzgarda süzülüşü gibi pürüzsüzdü.

Beş yaşındaki bir çocuğu bırak elli yaşındaki bir kültivatör bile bunun gibi etkileyici bir gösteriyi överdi.
Ama Xue Meng on ayrı form değiştirmesine rağmen çocuk, önünde kayda değer bir şey yokmuşçasına hala kayanın üzerinde oturuyor ve yaprağını çalmaya devam ediyordu.

Xue Meng gıcık olarak kılıcını kınına soktu ve bambu ormanının yüksek tarafından aşağı atlayarak hafifçe Chu Wanning'in önüne alçaldı.

"Ufaklık."

"..."

"Hey, ufaklık, sana diyorum."

Chu Wanning yaprağı indirdi ve gözlerini yavaşça açarak ona ifadesizce baktı:
"Ne var? Hocan sana başkalarıyla konuşurken saygılı olmanı öğretmedi mi? Hey şu hey bu deyip durma, benim bir adım var."

"Neden ismini bilmek isteyeyim ki." Xue Meng başta iyi davranacaktı ama o dikenli kelimeler yüzünden iyi olan morali yok oldu, "Kılıçların gözü yok, benimki de kafanı kesmeden önce kaybol."

Chu Wanning umursamaz bir havayla yanıtladı: "Kılıcını kafamdan bile doğru düzgün uzak tutamıyorsan senin kılıç çalışmanda herhangi bir mana var mı?"

"Seni!" Xue Meng hayatında hiç böyle bir tartışmaya girmemişti, özellikle de daha bacağının üstüne bile ulaşamayan acemi bir öğrenciyle. Haksızlığa uğramış gibi kızgın ve öfkeli bir şekilde konuştu, "Gerçekten de küstahsın, sen benim kim olduğumu biliyor musun?"

Chu Wanning hafifçe ona bir bakış attı: "Kimsin sen?"

"... Ben Sisheng Zirvesinin genç efendisiyim." Xue Meng öfkeden tıkanmak üzereydi, "Nasıl bunu bile bilmezsin?"

Chu Wanning'in dudaklarının kenarları birazcık yukarı kıvrıldı. Normal yüzünde bu gülümseme alaycı gözükürdü; şu anki çocuksu, sevimli yüzünde ise öncekinden çok daha fazla alaycı gözüküyordu.

"Sadece genç efendisin, sektin efendisi değilsin ki seni bileyim?"

"N, n-n-n-ne dedin sen?"

"Büyüklük taslamayı bırak da kılıcına çalış."
Chu Wanning uzun kirpiklerini alçaltarak yaprağını çalmaya geri döndü; melodisi sakince rüzgarda süzülüyor, notalar inip çıkıyordu.

Xue Meng o an cidden sinirinden geberebilirdi; bir kere bağırdı ve sonra bildiğin küçük bir çocukla kavgaya girdi. Ama ne kadar sinirli olursa olsun yine de bir çocuğa vurmak istemiyordu, bu yüzden sıçradı ve acımasızca bambu ağaçlarını kesmeye başladı, ağaçlar da sakin melodinin arasında toplu şekillerde kırılarak yığıldılar.

Kılıcı hızlı ve vahşiydi; bir sürü hamle sonrasında düzinelerce bambu küt uçlara dönüştü. Bir düşman karşısında, bu uçlar jilet keskini olurdu ama şimdiki uçlar bu küçük öğrenciye ders vermek için yeterliydi.

Yüzlerce sivriltilmiş bambu çubuğu doğrudan Chu Wanning'e doğru düştü ve çubukların ona zarar vermesine sadece birkaç milim kaldı. Xue Meng bu arsız küçük öğrenciyi kenara çekmek için hızla aşağı indi.

Çocuğa cidden zarar vermek istemiyordu, sadece biraz korkutmak istiyordu o kadar. Ama beklenmedik bir şekilde, o hızla aşağı inerken, çocuk melodiyi çalmayı bitirdi, parmak uçlarındaki yaprağa hafifçe vurdu ve yumuşak bambu yaprağı aniden yüzlerce ince ipliğe dönüştü.
Yüzlerce iplik etkileyici bir doğrulukla ona doğru düşen dikenlerin yönünde fırladı.

Rüzgar bile esmeyi kesmiş gibiydi.

Chu Wanning ayağa kalktı. Etrafındaki yüzlerce diken, tek bir anda toza döndü.
Tamamen yok edilmişlerdi.

Xue Meng şok içinde donakaldı, yüzü hem soluk hem de kırmızıydı, tek bir kelime bile edemedi.

Önündeki küçük çocuk, bakışlarını yukarı çevirdi, gümüş-mavi üniforması dalgalanırken Xue Meng'a sırıttı: "Tekrar dövüşmek istiyor musun?"

Xue Meng: "..."

"Hamlelerin enerjik ama düzensiz. Fazla kararsız ve dengesiz."

Xue Meng ağzını açtı, sonra kapattı.

Chu Wanning devam etti: "Serçe formundan başa sar. Müziğimi takip et ve formların her birine, şarkı kısım değiştirdiğinde gir, şarkıdan daha hızlı davranma."

Kendine, küçük bir çocuk tarafından böyle talimatların verilmesi Xue Meng'ın yüzünü daha da bir kararttı, dudağını ısırdı ve kıpırdamadı. Chu Wanning onu aceleye getirmedi, ses çıkarmadan, 'Xue Meng gelişebilmek için egosundan vazgeçecek mi vazgeçmeyecek mi, henüz tam büyümemiş bir çocuğu dinlemeye gönlü var mı yok mu' diye anlamak için bekledi.

Bir süre geçti, ve Xue Meng aniden keyifsizlikle ayağını tepti, kılıcını salladı ve ayrılmak için arkasını döndü.

Sinirli bir şekilde gittiğini gören Chu Wanning'in ifadesi biraz karardı, Xue Meng'ın düzgün bir rehberlik için bile kendi gururunu yenememesinin büyük bir kayıp olduğunu düşündü...

Fakat o henüz bu düşüncesini tamamlayamadan Xue Meng'ın yerden bir dal alıp sonra ona doğru dönerek koştuğunu gördü: "O zaman, o zaman, sana vurursam diye dal kullanayım."

Chu Wanning duraksadı, sonra bir gülümsemeyle onu başıyla onayladı: "Pekala."

Xue Meng onun için bir bambu yaprağı kopardı ve ona uzatmadan önce temiz olana kadar sildi: "Buyur, xiao didi*, senin için."
*ÇN: Küçük kardeş demek. Erkekler için kullanılır.

Demek şimdi "ufaklık" değil de "xiao didi"ydi?
Chu Wanning ona doğru keyifli bir bakış attı, yaprağı aldı ve tekrar aynı kayaya oturarak, çalmaya başladı. Xue Meng'ın aceleci bir kişiliği vardı; bu teknikte, kılıç tutucusunun sıçrayıp havada dönerek altı tane kesme hareketinden sonra bir tane doğrudan vuruşun olduğu bir hareket vardı. Ama Xue Meng bir türlü bunu tam olarak düzgün yapamıyor, vuruştan önce düzinelerce kesik attığı, yani ideal aralıktan çok uzaklaştığı oluyordu.

Xue Meng arka arkaya beş altı kez başarısız oldu, sıkıntısı arttıkça kaşları birbirlerine daha da çok yakınlaşıyordu.
Sıkıntı çekerken bir anlığına kayanın üzerinde oturan ve bambu yaprağını çalan çocuğa baktı; hassas yaşlarında olmasına rağmen adeta soğukkanlılığın tasviriydi, en ufak bir şikayette bulunmuyordu ve Xue Meng istemeden içinde bir utanç duygusunun oluştuğunu hissetti.

Bu yüzden kendini cesaretlendirerek sayısız kez daha denedi ve melodinin ritmi ile hareketi yavaş yavaş yerine oturtmaya başladı. Ama hemen havalanmadı ve gece geç saatlere kadar devam etti, ay göğün tepesine asıldığında sonunda tekniği kusursuz bir şekilde tamamlayabilir hale gelmişti.

Xue Meng kaşlarındaki teri sildi, neşeyle konuştu: "Bugün olanların hepsi senin sayendeydi. Küçük kardeş, sen hangi kıdemlinin öğrencisisin? Bayağı harikasın, seni daha önce nasıl fark edemedim ki ben?"

Chu Wanning bu soruya çoktan hazırlanmıştı---- Kıdemli Xuanji'nin bir sürü öğrencisi vardı, o kadar çoklardı ki Kıdemli Xuanji hepsini hatırlayamazdı bile. Yaprağı kenara koyarak küçük bir gülümsemeyle konuştu: "Ben Kıdemli Xuanji'nin öğrencisiyim."

Xue Meng anlaşılan Xuanji hakkında pek hoş düşüncelere sahip değildi, 'hıh'ladı: "Haa, demek Çöp Kralı."

"Çöp Kralı?"

"Ah, kusura bakma." Xue Meng, Chu Wanning'in gözlerindeki şaşkınlığı yanlış anladı ve çocuğun, shizunuyla dalga geçildiği için üzüldüğünü sandı.
Gülümsedi ve açıkladı: "Sadece bir lakap. Shizunun herkesi kolay bir şekilde kabul ediyor; adının 'çöp' kısmı hiçbir yeteneği olmayan öğrencilerini kastediyor, yani Kıdemli Xuanji'nin kendisiyle alakası yok, kafana takma, küçük kardeş."

Chu Wanning: "...Siz, sık sık kendi aranızda kıdemlilere ad takar mısınız?"

-The Husky and His White Cat Shizun- Bölüm 51

Bölüm 51: Bu Saygıdeğer Kişinin Shizun'u... Pffft Hahaha

Sonraki üç gün boyunca Chu Wanning normalden daha da somurtkandı, ruh hali ise daha kötüydü.

Kıdemli Yuheng'ın tüm hatlarında kızgınlık yazıyordu ve arkasından kasvetli bir hava kütlesi gittiği her yerde onu takip ediyordu. Sadece görüntüsü, öğrencilerin çil yavrusu gibi dağılmasına neden oluyordu. Xue Zhengyong bile ölümcül aurasından korktuğundan onunla konuşmaya cesaret edemedi.

Chu Wanning Mo Ran'a karşı uygunsuz hislerinin olduğunu kabullenmek istemiyordu ama iki öğrencisinin, alıştırma kuklalarının yanında buluşup birbirlerine karşı o kadar samimi davrandıklarını görünce alevlenen öfkesine ve göğsünü kaplayan o ekşi hisse engel olamamıştı.
Tiksiniyordu.
Tiksindiği, yalnızca başka insanlar değildi, bir o kadar da kendinden tiksiniyordu.

O ve Mo Weiyu, öğretmen ve öğrenciydi, daha fazlası değil. Mo Ran'ın yapışmayı sevdiği kişinin, alakadar olmak istediği kişinin, kim olduğu onu ne ilgilendirirdi?
Sırf gördüğü manzarayı sevmediği için söğüt asmasını etrafta savurma hakkını nereden bulmuştu? O birini seviyorsa, birinin yanında olmayı seviyorsa, bunun seninle ne alakası vardı? Sana herhangi bir rahatsızlık verdi mi? Chu Wanning, sen nasıl böyle acınası derecede aşağılık olabilirsin!

...Her neyse, bin adım geri gitse bile, Mo Ran'a karşı ağza alınamayacak bir özlem duyuyorsa ne olmuş? Duygularını kontrol altında tutabilmesi için ve ne kadar uzun sürerse sürsün o dehşet verici özlemi boğup bastırabilmesi için, fazlasıyla yetecek kadar gururu ve iradesi vardı.
Onun bu çirkin hislerinden kimsenin haberi olmayacaktı.
Geriye ise, içinde iki tutam saç bulunan o brokar keseden başka hiçbir şey kalmayacaktı.
Mo Ran onun hislerini bilmeyecekti, tıpkı, Jincheng Gölü'nün dibinde, onu kurtarmak için o keskin acıya katlanan kişinin Shi Mei değil de kendisinin olduğunu bilmeyeceği gibi.

Ama bu his de neydi?
Bu... kıskançlık mıydı?

Sadece düşüncesi bile Chu Wanning'in tıkanmasına neden oldu.
Aylar boyunca, mümkün olduğu kadar Mo Ran'dan kaçmaya çalıştı, kültivasyon ve antrenman sırasındaki rutin açıklamaları dışında, dışarısı ile etkileşimini en düşük dereceye indirdi.

Zaman su gibi geçti ve kimse fark etmeden neredeyse sene sonu gelmişti. Bir gün, Chu Wanning canavarları bastırmak için dağdan aşağı indiği bir yolculuktan geri dönüyordu ki giriş geçidine vardığında kar yağmaya başladı.
Sisheng Zirvesi çabucak gümüşten bir örtüyle kaplandı. Chu Wanning'in soğukla arası iyi değildi; ısınmak için kıyafetlerini daha da sıkıştırdı ve hızla Sadakat Salonu'na doğru yürüdü.

Sadakat Salonu'nun içini sıcacık bir ateş ısıtıyor, bakır ateş kabının içinde odunlar çatırdıyordu.
Chu Wanning Xue Zhengyong'a rapor vermek için gelmişti ama sekt lideri görünürde yoktu. Onun yerine Mo Ran'a rastladı.

Sadakat Salonu'nda ikisinden başka kimse yoktu. Bu, Chu Wanning'in, aylar sonra onu ilk kez görüşüydü, ve biraz garip hissetmeden edemedi. Dahası, burası o absürt rüyanın gerçekleştiği yerdi.

Konusu açılmışken, Chu Wanning o rüyayı sonradan birçok kez daha görmüştü, her seferinde canlı ve netti. İlk başlarda mücadele vermeye çalışsa da bir süre sonra alıştı ve rüyasındaki Mo Ran'ın, ağzını çılgınca yönetmesine izin verdi, o da o sırada saf sıkıntıdan boş boş Mo Ran'ın kirpiklerini sayıyordu, bir, iki, üç...

Ama o rüya hep belirli kritik bir noktada bitiyordu; aynı şey birden çok kez olduktan sonra Chu-Zongshi, bunu doğuştan saf ve onurlu kişiliğinden, fantezilerinin bile fazla pisleşmemesine yordu. 
Böyle bir sonuca vardıktan sonra Kıdemli Yuheng'ın camdan narin ve bakir kalbi, sonunda haysiyetinden birkaç parça kurtarmayı başarabilmişti.

Ama Mo Ran ve Sadakat Salonu birleşimi, Chu Wanning'de hala sezgisel bir tehlike hissi uyandırıyordu.

Ne var ki o genç adamın bunun hakkında en ufak bir fikri yoktu. Onu görünce Mo Ran'ın yüzü dişlek bir gülümsemeyle aydınlandı: "Shizun, geri dönmüşsün."
"...Mn."
"Amcamı mı arıyorsun? Yengem hafif halsiz hissetti, o da o yüzden yanında ona bakıyor. Neye ihtiyacın vardı? Ona ileteyim."
Chu Wanning dudaklarını kavuşturdu ve hafifçe konuştu: "Gereği yok."
Sonra hemen ayrılmak için arkasını döndü.
Ama Mo Ran ona doğru seslendi: "Shizun, lütfen bekle."
"Ne var..."

Bakmak için döndü fakat beklenmedik bir şekilde Mo Ran'ın onun kaşını temizlemek için uzattığı eliyle karşılaştı.
Mo Ran birkaç kez kaşını temizledikten sonra dünyadaki en sıradan şeymiş gibi konuştu: "Şuna bak, karla kaplanmışsın."
Chu Wanning donakaldı.
Ne yapacağını bilemedi ve genç adam söylenerek üstündeki karı silkeleyip saçını kurulamak için bir mendil çıkartırken olduğu yerde donuk bir şekilde dikilmeye devam etti.

Chu Wanning'in soğukla arası iyi değildi; soğuğa maruz kalamazdı, aksi takdirde hemencecik hasta olurdu.

Ama bu kişi hiçbir zaman kendine bakmayı öğrenememişti. Önceki hayatta hapsedildikten sonra, sık sık avluda oturup göletteki koi balıklarını seyretmekten hoşlanırdı, kar yağsa bile aldırış etmez, balıkları izlemeye devam ederdi.

Bu yüzden hep hasta olur, ateşi çıkardı. Shizun'un bünyesi, ruhani çekirdeği yok edildikten sonra daha da bir zayıflamıştı; her hasta olduğunda en az bir ayın yarısı boyunca yatakta kalırdı ve kase kase bitkisel ilacın ona hiçbir yararı olmazdı.

Bu nedenle, Mo Ran onu ne zaman yarı donuk yarı eriyik karla kaplı görse, refleks olarak üstündeki karı silkmeye başlardı.

Ama saçının yarısını kurulamayı bitirmişti ki, gecikmeli olarak, bu yaptığının biraz fazla samimi olduğunu fark etti. Kafasını hızla kaldırdı ve bir çift suskun zümrüdüanka gözü ile yüz yüze geldi.

Chu Wanning ona kötü kötü bakıyordu: "..."
Mo Ran ellerini süklüm püklüm geri çekti: "Ahaha, bu öğrenci sınırlarını aştı, Shizun tabii ki kendi kendini kurulayabilir."

Geri çekildiği için Chu Wanning fazlasıyla rahatlamıştı.
O rüya ne de olsa sadece bir rüyadan ibaretti.
Öğrencisi hala aynıydı, onun, rüyasında kendinden "bu saygıdeğer kişi" diye bahseden o herifle alakası yoktu.

Chu Wanning bir süre sessiz kaldıktan sonra sunulan mendili Mo Ran'dan aldı.
Pelerinini çıkartarak elini ısıtmak için ateşe doğru yürüdü, sonra saçındaki eriyen karları sildi.
"Sen sınırların ne olduğunu ne zaman öğrendin?" Yüzü ateşin ılık ışığıyla aydınlandı ve kıstığı gözleriyle yandan Mo Ran'a baktı: "O tür şeylere hep ilgisiz değil miydin?"
Mo Ran: "..."

İkisi de bir an konuşmadı. Chu Wanning saçını kurulamayı bıraktı ve dalgınlıkla mendili cebine koydu, sonra da Mo Ran'a hissiz bir bakış attı.
"Her neyse, burada ne yapıyorsun?"

Mo Ran aceleyle cevapladı: "Sene sonu olduğundan düzenlenmesi gereken bir yıllık belge var, ben de yardım ediyorum..."

Chu Wanning sözünü kesti: "Belgelerin düzenlenmesi gerektiğini biliyorum ama o Shi Mingjing'in işi değil mi? Neden sen yapıyorsun?"

Mo Ran: "... Shizun'un hafızası gerçekten çok etkileyici."

Chu Wanning onun bu yağcılığından hiç etkilenmemişti: "O nerede?"

"Bu sabah başının biraz ağrıdığını ve ateşi olduğunu söyledi." Chu Wanning'in gözlerindeki bakışı görünce Mo Ran aceleyle devam etti, "Üzgünüm Shizun, ona biraz dinlenmesini söyleyen bendim, bu yüzden lütfen ona kızma."

Onu bu şekilde koruması, Chu Wanning'e batan sivri bir iğne gibiydi ve kaşlarını çatmasına sebep oldu. Bir süre ses çıkarmadı, sonra sordu: "O iyi mi?"

Mo Ran herhangi bir suçlamada bulunmadığını görünce rahat bir nefes aldı: "Az önce yanından ayrılmadan ona ilaç verdim ve uyumasını bekledim. Sadece soğuk algınlığı, iki üç güne iyileşmesi lazım. Endişen için teşekkürler, Shizun."

"Sizin için endişelendiğimi kim söyledi, sadece soruyordum."

Mo Ran: "..."

"O zaman ben seni düzenlemene bırakayım."
Chu Wanning ayrıldı.
Sisheng Zirvesi, öğrencilerin birbirlerinin görevlerini yapmasını yasaklamıştı. Mo Ran Shizun tarafından kesin cezalandırılacağını düşünmüştü fakat Chu Wanning beklenmedik bir şekilde onu öylece salıvermişti. Uzun bir süre olduğu yerde afallayarak dikili kaldı ve Chu Wanning bayağı uzaklaşana kadar tepki vermedi.
Mo Ran kapıya yaslanmış şemsiyeyi alarak kardaki yalnız figürün arkasından koştu.

"Shizun!"

"Shizun, bekle!"

Chu Wanning arkasını döndü. Mo Ran onun önünde durarak şemsiyedeki karı çırptı ve şemsiyeyi ikisinin üzerinde açtı.
"Kar çok şiddetli yağıyor, şemsiyeyi yanına al."
Chu Wanning ona bir bakış attı: "Gerek yok."
Mo Ran şemsiyeyi vermeye çalıştı ama Chu Wanning bunun karşısında yalnızca sinir oldu ve almayı reddetti. Şemsiye itilip kakılırken güçlü bir rüzgarla birlikte birkaç metre uzağa uçtu.

Chu Wanning karın içine gömülen şemsiyeye baktı. Uzun bir süre izledi. Bu gerçekten aşırı önemsiz bir meseleydi; şu an istediği tek şey, geçmişte yaptığı gibi umursamaz bir şekilde arkasını dönüp ayrılmaktı. Fakat ayakları hareket etmeyi reddediyordu.
Bir mum eninde sonunda sönüyor, antik bir kuyu bile zamanla kuruyorsa,
En hoşgörülü insan bile er ya da geç kendini kaybederdi.

Chu Wanning kıyafet kolunu hızla savurarak arkasını döndü: "Mo Weiyu, benimle uğraşmayı bırakır mısın artık? Ben Shi Mingjing değilim, başkalarının benimle ilgilenmesine ihtiyacım yok!"

Konuşurken elinde altın bir ışık birikmeye başladı, Mo Ran Tianwen'i çağırıp yine onu kamçılamaya başlayacağını düşündü ve refleks olarak geriledi. Ama onun yerine, ışık bir altın kaynağı gibi göğe doğru fışkırarak kar ve rüzgarı önleyen göz kamaştırıcı bir bariyer haline geldi.

Mo Ran: "..."
Ah, demek yağmuru ve karı önlemek için bir bariyer...

Chu Wanning'in ifadesi buz gibiydi, kaşları düzdü: "Şemsiyeye ihtiyacım varmış gibi mi duruyorum?" Cidden kızgın görünüyordu, bariyer parmak uçlarının hareketleriyle, altından kırmızıya, mordan maviye, maviden yeşile renk değiştiriyordu.

Bariyerin gücü rengine bağlı olarak değişiyordu; biri sadece karı önlerken diğeri rüzgarı da önlüyor, hatta bir tanesi dışarıdaki dondurucu tipiye karşın bariyerin içini sıcacık tutuyordu.
Bu teknikler fazlasıyla güçlüydü ve Chu Wanning normalde ruhani enerjisini böyle sırf karı önlemek için harcamazdı. Bunun gibi somurtkan bir gösteri o kadar çocukçaydı ki Mo Ran'ın dili bir anlığa tamamen tutulup kaldı.

"Shizun, sinirlenme..."

"Sinirlendiğimi kim söyledi?!" Chu Wanning'in yüzü sinirinden solmuştu, "Defol artık!"

"Tamam tamam tamam, defoluyorum." Mo Ran bariyere küçük bir bakış attı, "Yalnız, enerjini öyle harcama..."

"Def! Ol!" 
Chu Wanning'in elinin savruluşuyla, bariyeri oluşturan ruhani enerji toplanarak bir yıldırım parçasına döndü ve doğrudan Mo Ran'ın önüne indi.
Mo Ran sadece onun için biraz endişelenmişti ama karşılığında neredeyse bir yıldırım tarafından çarpılıyordu. Biraz kırgın hissetti ve tam bir şey diyecekti ki kafasını kaldırdığında, karda duran Chu Wanning'in, yüzü o kar gibi soluk olmasına rağmen göz kenarlarının hafifçe kırmızı olduğunu gördü.

Mo Ran, şaşkınlıkla: "Sen..."

"Sen ve ben öğretmen ve öğrenciden başka bir şey değiliz. Aramızda lüzumsuz endişelere gerek yok. Yani şemsiyeni de alıp kaybol."

Mo Ran sersemledi, ne olduğu bir anda kafasına dank etmişti.

"Shizun, o gün, antrenman sahasında ben Shi Mei ile konuşurken, sen..."
Duymuş muydun.

Fakat Chu Wanning hiçbir şey demedi ve sadece arkasını dönüp gitti.
Mo Ran bu sefer ona seslenmedi, o da geriye bakmak için arkasını dönmedi.
Biraz uzaklaştığında, Chu Wanning hapşırdı. Adımları tökezledi, sonra kafasını eğerek kızgınmış gibi ama aynı zamanda da ondan kaçıyormuş gibi daha da hızlı yürümeye başladı.

Mo Ran uzun süre karda dikili kaldı, düşüncelere daldı ve sırtı görünürden kaybolana kadar onu izledi.

Chu Wanning Kırmızı Nilüfer Pavilyonu'na varır varmaz hastalandı.
Yağmuru ve karı önlemek için bariyer kullanabilirdi fakat iş kendine gelince bunu ruhani enerji israfı olarak görür hiç zahmet etmezdi. Bu nedenle, yağmur yağdığında o da her sıradan insan gibi kağıt şemsiye kullanırdı.

Birçok kez hapşırdı ve sonrasında baş ağrısıyla ateş de hapşırıklarını takip etti. Her hasta olduğunda kendine bakmaya alışkındı ve küçük bir soğuk algınlığı korkulacak bir şey değildi; bu yüzden biraz ilaç içti, yıkandı, kıyafetlerini değiştirdi, sonra da yatağına sokulup uyuyarak geçmesini bekledi.

Jincheng Gölü'nde yaralandığı zamandan beri gidip gelen mide bulantısı, belki de soğuk algınlığından, bu gece ayrı bir şiddetliydi. Gece belli belirsiz bir uykuyla geçti, tüm bedeni şömine gibi yanmasına rağmen soğuk terle kaplanmıştı.

Chu Wanning ancak ertesi günün öğle saatlerinde uyanabildi. Gözlerini bulanık bir şekilde kırpıştırarak, bir süre yattığı yerde daldı, sonra ise ayakkabılarını giymek için yavaşça yataktan kalktı.

Duraksayarak ayakkabılarını izledi.

Sanki ayakkabıları tek bir gecede büyümüş gibiydi...

Daha dikkatli baktı.

Chu Wanning: "..."

...

Kıdemli Yuheng'ın soğukkanlılığı bile bu tür bir şoku kaldıramazdı.

Çizmeleri büyümüş değildi.

Chu Wanning şaşkın şaşkın ellerine, bacaklarına, çıplak ayaklarına ve kıyafetinin kaydığı omzuna baktı.

O... küçülmüştü???



Yazarın notları:

Mini tiyatro ( bu eski bir şakadan edit )

Xue Meng: İt, sana bir quizim var, buz gibi bir Shizun görünce ne dersin?
Mo Ran: Ekselansları.
Xue Meng: Kızgın bir Shizun görünce ne dersin?
Mo Ran: Majesteleri.
Xue Meng: Boyut olarak küçülmüş bir Shizun görünce ne dersin?
Mo Ran: Gel, Gege sana bir öpücük versin  (/^▽^)/
Xue Meng: Başarısız oldun, defol.

*ÇN: Bu cümleler Çincede kafiyeli oluyor => Ekselansları = dian xia |  majesteleri= bi xia | Gel, gege sana bir öpücük verecek/ versin = lai, gege qin yi xia.

31 Mayıs 2020 Pazar

-The Husky and His White Cat Shizun- Bölüm 50

Bölüm 50: Bu Saygıdeğer Kişi Senden Hoşlanıyor

Silahlara son derece değer veren birisi olarak bu tür bir manzara Chu Wanning'i o kadar sinirlendirdi ki konuşamadı bile.
Bir moron görüyordu.

Çok uzakta olmayan çiçek açmış ağacın altında, Mo Ran Jiangui'yi çağırdı. Kutsal bir silahın boyutu istenildiği gibi değiştirilebilirdi; çoğu kişi büyütür ve silahının daha etkileyici görünmesini severdi, ya da en azından Chu Wanning'in yaptığı gibi normal boyutunda tutarlardı. Ama Mo Ran, Jiangui'yi saç bağlamak için kullanılan bir kurdele boyutuna getirmiş, küçücük yapmıştı, yaprakları minicikti; asil kutsal silah son derece acınası görünüyordu.

İnsanların ruhani enerjileri farklıydı; Tianwen, Chu Wanning ruhani enerjisini içine aktardığında altın ışıkla parlarken Jiangui, parlak kırmızı parlıyordu.

Bu yüzden, yaprakları görmezden gelirsek, Jiangui şu an tam da kaderin kırmızı ipliğine benziyordu...
*ÇN: Kaderin kırmızı ipliği= Çin mitolojisinde, tanrılar birbirinin kısmeti olan kişilerin ayak bileklerini görünmez kırmızı bir iplikle bağlar, kişiler eninde sonunda kısmeti olanla evlenirmiş. Bu, Japon mitolojisine ayak bileği yerine serçe parmağı olarak geçmiştir.-Wikipedia

"Shi Mei, bunu eline bağla, Jiangui'nin de Tianwen gibi insanlara doğruyu söylettirme gücü var mı merak ettim."

"Iı... Benim üzerimde mi denemek istiyorsun?"

Mo Ran gülümsedi: "Aynen, çünkü en yakın olduğum kişi sensin ve bana asla yalan söylemeyeceğini biliyorum."

Shi Mei yine de kararsızdı: "Doğru, ama..."

"Aiya, kurnaz bir şeyler sormayacağım. Bana inanmıyorsan serçe parmak yemini edelim mi?"

Bunu diyerek serçe parmağını uzattı.

Shi Mei ağlasa mı gülse mi bilemedi: "Kaç yaşındasın sen, bu biraz fazla çocuksu değil mi?"

"Hadi ama, parmak yemini edelim, sekizdeyken sorun yoksa on sekizdeyken de sorun yoktur, seksen sekizdeykende de, bunda çocuksu bir şey yok." Mo Ran Shi Mei'in sağ elini kavradı ve haylaz bir sırıtışla serçe parmağını zorla çıkardı. Shi Mei, maskaralığına gülse mi kızsa mı karar veremedi ve en sonunda istediğini yapmasına izin verdi.

Ama, beklenmedik bir şekilde, serçe parmaklarını iç içe geçirmek yerine Mo Ran sırıttı ve gözleri küçük birer hilal şeklini aldı: "Jiangui, işe koyulma vakti."

Jiangui yıldırımdan daha hızlı bir hareketle yakınlaştı ve anında, kendisini Shi Mei'in serçe parmağına sardı, diğer ucuysa Mo Ran'ınkine sarılıydı.

Yakışıklı genç, dolaplar çevirip cennete yükselmeyi başaran kurnaz bir tilki gibi güldü. Neşeyle konuştu, gülüşü gamzeleriyle çevrelenmişti: "Tebrikler, bunu yedin."

Shi Mei gerçekten gülse mi ağlasa mı bilemedi: "Sen!.. Çabuk bırak."

"Sonra, sonra." Mo Ran sırıttı, "İlk olarak birkaç soru."
Gerçeği söylemek gerekirse, Mo Ran Jincheng Gölü'ndeki o zamandan beri, yani Ebedi-Hasret'i aldığı ve Shi Mei'in kutuyu açamadığı zamandan beri, huzursuz hissediyordu.
Ne kadar, Shi Mei o zaman eldiven giydiğinden kutuya direkt olarak dokunmamış olsa da, Mo Ran hala kuşkularından kurtulamıyordu. Dahası, en sonunda kutuyu açan kişi Chu Wanning olmuştu.
Chu Wanning... bu nasıl mümkün olabilirdi...

Bu yüzden, Mo Ran, o kutunun kesin bozuk olduğu sonucuna varmıştı.
Ama yine de bunun doğruluğunu kanıtlamak için Jiangui'i kullanmak istiyordu.

Shi Mei'e karşı olan hislerinden tamamen emindi fakat kendisinin Shi Mei'in kalbinde aynı ağırlığa sahip olmadığından korkuyordu. Jincheng Gölü'ndeki o itirafa gelince, işte bunu hayal etmediğinden emin olamıyordu.

Shi Mei'in yaradılışı nazikti ve herkese kibar davranırdı. Chu Wanning ise bunun tam tersine, gün boyunca herkes ona bir şeyler borçluymuş gibi somurturdu, kesinlikle sevimsizdi.

Taxian-Jun ilkel bir insan olsa da, konu kalbinin arzularıysa, hepsinin üzerinde o kadar uzun süre dururdu ki kendi düşünceleriyle çılgına dönerdi.

"İlk olarak." Mo Ran'ın kalbi tedirginlikle doluydu ama sırıtmaya ve rahat bir hava takınmaya devam etti. Başlangıçta, onu yumuşatmak için birkaç kolay soru sormaya karar verdi.

"Xue Meng hakkında ne düşünüyorsun?"

Shi Mei, parmağındaki küçük acıyla itiraf etmeye başladı: "Genç efendi iyi bir insan, ama çok açık sözlü, bazenleri ise çekilemeyecek kadar patavatsız."

Mo Ran bir kahkaha patlattı, neşeyle el çırptı: "Eh? Sen bile ondan bıkabiliyorsun demek? Hahaha, anlıyorum, çok sinir bozucu."

Shi Mei kızardı: "... Çok ses çıkarma, genç efendi duyarsa ne yaparız."

"Tamam tamam tamam." Mo Ran sırıttı, "Ama sen onun hakkında kötü konuşunca mutlu oluyorum."

Shi Mei: "..."

Mo Ran devam etti: "Peki Shizun hakkında ne düşünüyorsun?"

"Shizun da iyi, sadece biraz huyu..." Shi Mei Chu Wanning'i eleştirmeyi gerçekten istemiyormuş gibi görünüyordu ama Jiangui ile bağlı olduğundan bir süre dudağını ısırsa da en sonunda söylemek zorunda kaldı: "Biraz çabuk öfkeleniyor."

"Haha, biraz çabuk mu? Daha ziyade, saçmalık derecesinde çabuk. Günaşırı sinirleniyor ve sinirlenince de sinirlendiğini kabul etmiyor, onunla başa çıkmak imparatoriçenin kendisi ile başa çıkmaktan bile daha zor."

Köşede dikilen Chu Wanning: "..."

Mo Ran merak etti: "Madem Shizun'un aksi olduğunu biliyordun, neden onun gözetimi altında okumayı seçtin ki?"

Shi Mei konuştu: "Shizun dışarıdan soğuk ama aslında, içten içe merhametli. Ben diğerlerine göre o kadar yetenekli değilim ama öğrenirken ne kadar yavaş olursam olayım o hiç bunu umursamadı. Herkesin öğrenmeye hakkı olduğunu söyledi ve ben savaşmakta iyi olmadığımdan onun yerine bana iyileştirmeyi öğretti. O- O gerçekten bana karşı fazlasıyla iyi."

Mo Ran, başlangıçta oldukça neşeli olmasına rağmen bunu duyduktan sonra sessizleşti, sırıtışı yüzünden kayboldu.

Bir süre geçtikten sonra konuştu: "Sana karşı ne zaman iyi oldu ki. Tek yaptığı bir iki teknik öğretmek, nadiren de sana bakmaktı, bunlar her hocadan beklenen şeyler."

"Bu farklı----"

Mo Ran'ın canı sıkıldı, yanaklarını şişirerek: "Yine de o sana karşı iyi falan değil! Senin için yaptığı her şeyi ben de yapabilirim!"

Shi Mei konuşmayı kesti.
Takip eden rahatsız sessizliğin içinde Mo Ran yavaşça kalbindeki alevleri bastırdı. Shi Mei'in konuşmaksızın aşağı baktığını görmek, kendisini suçlu hissetmesine sebep olmuştu ve sessizce fısıldadı: "Özür dilerim."

"Sorun değil." Ama kısa bir süre sonra Shi Mei birden konuştu: "Birkaç sene önce, sen daha Sisheng Zirvesi'ne gelmemişken, yolda yürüyordum ki birden fırtına çıkmıştı."

"O zaman henüz Shizun'un gözetimi altındaki bir öğrenci değildim.Yağmurda koşarken ona rastladım. Kırmızı kağıt bir şemsiye tutuyordu ve benim durumumu görünce şemsiyeyi paylaşmayı teklif etti. Soğuk namını duymuştum bu yüzden yanında yürürken fazlasıyla gergindim."

"Sonra?"

Shi Mei yumuşak bir yüz ifadesi takındı: "Sonra mı? Tüm yol boyunca tek kelime bile etmedik."

Mo Ran başını yukarı aşağı salladı: "Çok boğucu birisi, ona ne söylenir ki."

"Evet." Shi Mei hafifçe gülümsedi, "Shizun pek konuşmuyor. Ama beni kapıya ulaştırdığında ve ben teşekkür etmek için ona döndüğümde gördüm ki sağ omzu tamamen sırılsıklam olmuştu. Ben onun solunda yürüyordum ve hiç ıslanmamıştım."

Mo Ran: "..."

"Küçük bir şemsiyeydi, gerçekten sadece tek bir kişiyi alacak genişliğe sahipti ve o, şemsiyenin çoğunu beni örtmek için kullandı. Yağmurda geri dönüşünü izledim ve sonra, odama döner dönmez beni öğrencisi olarak kabul etmesi için bir niyet mektubu yazdım."

"Bu kadar yeterli." Mo Ran aniden konuştu, "Sen fazla yumuşak kalplisin, devam edersen senin acınası olduğunu düşüneceğim."

Shi Mei yumuşakça konuştu: "A-Ran, sence burada acınası olan kişi Shizun değil mi? Sadece küçük bir şemsiyesi var çünkü her zaman yalnız ve kimse onunla yürümek istemiyor. Bu yüzden, Shizun bazenleri bana karşı ne kadar katı olsa da, veya bazenleri beni biraz fazla azarlasa da, ben önemsemiyorum. Çünkü onun sırılsıklam olan omzunu hatırlıyorum."

Mo Ran bir şey demedi, burnunun ucu hafifçe kırmızı, kalbi biraz hüzünlüydü.
Bu, bulanık bir hüzün hissiydi ve kime karşı hissediyordu emin bile değildi.

"A-Ran, sana bir şey sorayım."

"Mn. Buyur."

"Shizun'undan hoşlanmıyor musun?"

Mo Ran duraksadı: "Ben..."

"Ya da, diğer bir deyişle, onu sevmiyorsun değil mi?"

Nedense, Shi Mei'in genelde nazik ve huzurlu bakışları bunu sorarken sanki biraz keskin görünmüştü. Mo Ran hazırlıksız yakalandı ve nutku tutuldu.

Dalgınlığında, Mo Ran ne onu başıyla onayladı ne de kafasını salladı. Uzun bir süre geçti ve yüzüne zorlukla bir gülümseme yapıştırdı: "Aiya, burada soru soranın ben olması gerekmiyor muydu? Soruları öylece bana döndürmene izin veremem!"

Shi Mei Mo Ran'ın sorudan sakındığını gözden kaçırmamıştı, ama meseleyi zorlamayarak gülümsedi: "Sadece merak ettim, üstüne alınma."

"Mn." Mo Ran duygularını sakinleştirdi ve kirpiklerinin arasından Shi Mei'in, güzelliği gökteki aydan zerre az olmayan yüzüne baktı.
Üçüncü soru olarak, Shi Mei'in onu sevip sevmediğini sormayı planlamıştı ama az önceki konuşma kalbinin ağırlaşmasına neden olmuştu. Mo Ran bir süre sessiz kaldı, dudaklarını üst üste bastırdı ve aniden konuştu: "O sadece benim Shizun'um, bu kadar. Sevip sevmemenin önemi yok."

Gölgede dikildiği yerden bu kelimeleri duyan Chu Wanning'in kirpikleri, yaralı bir kelebek gibi hafifçe titreşti.

Kalbinin derinliklerinde bunu zaten bilmesine rağmen, bu şekilde doğrulandığını duymak vücudunun her an uçup gidecek gibi hafif, kalbinin ise denizin dibine batacak kadar ağır hissetmesine neden olmuştu. Chu Wanning üşüyordu; belki de bu sene sonbahar erken gelmişti.

Mo Ran ve Shi Mei uzakta konuşmaya hala devam ediyordu. Gözlerini kapadı, son zamanlarda gelip giden o hafif mide bulantısı tekrar başlamıştı.
Birdenbire bitkin düştüğünü hissederek oradan ayrılmak için arkasını döndü.
Fakat tam birkaç adım atmıştı ki rüzgar, Mo Ran'ın sesini hafifçe ona taşıdı. Verdiği karara rağmen yürümeyi durdurdu.

Mo Ran Shi Mei'e üçüncü sorusunu soruyordu: "Artık Xue Meng ve Shizun hakkındaki düşüncelerini paylaştığına göre sıra bende."
Elinden geldiği kadar umursamıyormuş gibi görünmeye çalışıyordu, son derece dikkatli ve neredeyse acınası bir şekilde sordu: 
"Shi Mei benim hakkımda ne düşünüyorsun?"

Shi Mei sessiz kaldı.
Anlaşılan, Jiangui de gerçekten Tianwen ile aynı sorgulama becerisine sahipti. Shi Mei cevaplamayı reddettiğinden Jiangui'in kırmızı parlaklığı gittikçe arttı ve Shi Mei'in parmağının etrafını sıktı.
Shi Mei hafifçe kaşlarını çattı: "Ah..."

"Sadece bir şeyler söyle." Mo Ran'ın kalbi onun için ağrıyordu ama bu sorusu, önceki hayatta da bu hayatta da, kalbinin o kadar derinliklerine işlemişti ki artık neredeyse kişisel iblisi olmuştu, bu yüzden sorularında ısrarcı olmaya devam etti: "Benim hakkımda ne düşünüyorsun?"

Shi Mei kafasını iki yana salladı ve gözlerini kapadı, çok acı çekiyormuşçasına uzun kirpikleri titreşiyor ve alnında ter birikiyordu.

"..." Mo Ran iç çekti, ona daha fazla acı çektirmeye katlanamadı, "Unut gitsin..."
O tam Jiangui'i parmağından çıkaracaktı ki Shi Mei acıya daha fazla dayanamadı ve yüzü solarak, boğuk bir sesle konuştu: "Bence sen... çok iyisin."

Mo Ran'ın gözleri irileşti.

Shi Mei'in yüzü canı sıkılmışçasına kül renginden hızla kırmızıya döndü. Kirpiklerini alçaltarak aşağı baktı ve Mo Ran'a bakmaya cesaret bile edemedi.

Jiangui, uçuşan, tahrip edilmiş çiçek yaprakları gibi, küçük kırmızı ışık kıvılcımları haline gelerek Mo Ran'ın avucunun içine geri döndü. Mo Ran kafası eğikken sessiz bir kıkırtı çıkaramadan edemedi, kafasını kaldırıp Shi Mei'in yüzüne tekrar baktığında, yüzü baharın açan ilk çiçekleri gibi samimiydi.

Sesinde uyuz bir gülümseme vardı ama konuşurken gözleri biraz ıslaktı: "Sevindim, teşekkür ederim. Ben de senin çok iyi olduğunu düşünüyorum. Jincheng Gölü'nde bunu sana zaten söyledim ama madem hatırlamıyorsun, tekrar söylemek istiyorum. Sen gerçekten çok... sevilesi birisin."

Ne tür bir sevgi olduğunu belirtmemesine rağmen Shi Mei yine de boynuna kadar kızardı ve diyecek bir şey bulamadı.

Mo Ran, yıldızlarla dolu bir okyanus ve gece göğündeki yumuşak dalgalar gibi berrak, parlak bir ışık ile parlayan, derin, mürekkebimsi gözleriyle onu izledi.

"Sana doğru davranmak, seni mutlu etmek istiyorum."

Shi Mei kalın kafalı değildi, ayrıca Mo Ran'ın, demek istediği şey yüzünde net bir şekilde yazılıydı. Shi Mei kafasını öne eğmeden edemedi.

Mo Ran'ın kalbi titredi, ve Shi Mei'in saçını okşamak için bir elini kaldırdı. Ama eli daha kafasına yaklaşamadan aniden altın bir ışık parladı ve asma, Mo Ran'ı tam yüzünden, gürültülü bir çıtırdama sesi ile kamçıladı.

    "Ah!" Acıyı hisseden Mo Ran şok içinde arkasını döndü.
Chu Wanning yeşil saçaklı beyaz duvarların önünde duruyor, kardan daha beyaz kıyafetler içinde, bir elini arkasında tutarak soğuk bir şekilde onları izliyordu. Tianwen zeminde, tıslayan bir yılan gibi sarmallar çiziyor, söğüt yaprakları fışırdıyor, altın ışığı ara sıra kıvılcımlar çıkartarak uzunluğunca parlıyordu.

Shi Mei ürktü: "Shizun..."

Mo Ran yüzünü tutarak: "Shizun."

Nefret ediliyorsa ne olmuş, sevilmiyorsa ne olmuş?
Bir başkası olsa belki de sefilce ağlardı ama Chu Wanning... ağlamak mı? Saçmalık. Onun yerine, tabii ki dayak atacaktı.

Chu Wanning'in yüz ifadesi buz gibiydi. Yavaşça yanlarına doğru yürüdü, sesi buzlaşmıştı: "Gevezelik için tembellik edip idman yapmamak mı? Mo Weiyu, son kutsal silahı sen aldın diye kendini çok etkileyici mi sanıyorsun? Şimdi tamamen güçlü ve yenilmez olduğunu mu düşünüyorsun? Sence de fazla rahat ve kaygısız değil misin?"

"Shizun, ben sadece..."

Chu Wanning ona dik bir bakış fırlattı. Ve Mo Ran çenesini kapadı.

"Shi Mingjing, benimle maç yapıyorsun. Mo Weiyu." Duraksadı, sonra kinci bir şekilde konuştu: "Git idman yap. Daha sonra benim en az on hamleme dayanamazsan, geri dönüp ceza olarak meditasyon tekniklerini üç yüz kez yazacaksın. Şimdi kaybol."

On hamle mi?
Hemen şimdi gidip yazmaya başlasa da olurdu.











The Husky and His White Cat Shizun Türkçe Çeviri

Konu:  Mo Ran, Chu Wanning’i ustası olarak kabul etmenin bir hata olduğunu hissetti.  Kendisi şapşal bir köpek gibiyken Shizun’u tam ...